30 Aralık 2010 Perşembe

Herkese iyi seneler...

İlk ama son olmasın bu yurtdışı tatilleri….





Almanya ve Hollanda tatili bitti ve koştur koştur da olsa evimize ulaştık. Ancak sadece Ori ile ben gelebildik evimize. Çünkü valizler kayıp. İzmir- İstanbul ve Düsseldorf üzerinden yapılan uçuşun dönüş kısmında maalesef valizler kayboldu. Nerede olduğu belli değil dendi. Bu daha önce de başımıza geldi. Samsun İzmir seferi sırasında da valizler kaybolmuştu. Sonra çıktı geldi, üstelik sıkıntı da olmamıştı ama bu sefer uzun sürdü valizlere kavuşma işi. Bakalım zayiat olacak mı?

Hiç biri önemli değil de evde bizi bekleyen 2 kuzucuğa bir şey getirememek kötü oldu. Alınan tüm hediyelerde valizlerin içinde kaldı çünkü. Sevgili görümcelerim de evlerini, eşlerini ve büyümüş bile olsalar çocuklarını İzmir de bırakıp bir hafta Afyon a geldiler. Naz ve Can a baktılar. Ne kadar teşekkür etsem az gerçekten onlara. Çünkü çocuklarla gidilecek bir hava söz konusu değildi. Ben hayatımda böyle bir kar, böyle bir soğuk görmedim. Haaa, eğlendim mi? Evet, çok iyi geçti. Biz Ori yle 8 yıldır ilk kez yalnız tatil yaptık, çocuklarsız. Çok özledik onları ama buna değdi. Gerçi bir kere bir kriz yaşandı Almanya Afyon arasında ama. Tek gecede kurtardık. Apar topar dönmeye kalktık ama Allah tan dönüş için yer sıkıntısı vardı da kaldık. İyi ki de kalmışız.

Uzun uzun anlatmayacağım ama beğendim Almanya yı ve Hollandayı. Evet bizden gerçekten öndeler ama arada uçurumlar yok. Onların sadece kuralları ve yasakları net ve kesin. Yaptırımları fazla. Örneğin işe gitmeden önce herkes evinin önünü kardan buzdan temizleyip gidiyor. Çünkü eğer biri senin kapının önünde düşüp te yaralanırsa bunun faturası size kesiliyormuş. Çocukların oto koltuğu olmadan asla arabaya binmesinin lafı bile edilmiyor. Bizde yasalar çıkıyor ama yaptırımı yok. Esnekleştiriliyor. İnsanlarımız bir şekilde kılıf buluyorlar.

Şehir planlamacılığı çok güzel. Ev ve binaların mimari şekilleri çok güzel. Hepsi düzenli ve planlı. Kasaba dedikleri yerde bile Büyükşehir havası var. Işıl ışıl, yolları düzgün, evler çok güzel. Bizde bile Büyükşehirlerde merkezden biraz uzaklaşsan hemen bir taşra havası ortaya çıkıyor. Evler gecekondu görünümünde, yolar çamur ve bozuk, izbe ve karanlık bir hal alıyor. En çok beğendiğim yönü buydu.

Ama damak zevklerimiz en azından bizimkiyle uyuşmuyor. Baharatları çok farklı, kokuları da. Alışamadım ve sevmedim. Ekmekleri hariç. Bizim yemeklerimiz ve tatları daha güzel.

Tuvaletlerimiz farklı, tuvalet alışkanlığı farklı. En çok sıkıntıyı bu konuda yaşadık. Musluk yok, çöp kovası yok. Zor durumda kalıyor insan.

İyi ki de yılsonunda çıkmışım. Çünkü her taraf ışıl ışıldı. Yeni yıl nedeniyle tüm sokaklar evler, çarşılar süslenmişti. Evlere bayıldım. Her yerde mumlar, minik minik lambalar yanıyordu. Kış süsleri ayrı yaz süsleri ayrı oluyormuş. Bu ışıklandırma ve süsleme olayına bayıldım. Dışarısı bembeyaz, süslü ve ışıklı, rengarenkti.

Uzun lafın kısası eğlendim güzeldi. İnşallah arkası gelir.



17 Aralık 2010 Cuma

İlk Yurtdışı seyahatim olacak....


Herkese iyi bir hafta sonu diliyorum.

Avrupa’da kar kış kıyamet hâkim. Bunu bile bile çıkıyoruz bizde yola. Daha önceden yapılan program olduğu için ısrarlarıma rağmen ertelemedi. Bakalım nasıl geçecek. Ben ilk kez yurt dışına gideceğim. Gitmişken de birkaç yer göreyim istiyorum ama bunu yapamıcaz sanırım. Neyse sağlık olsun.

Umarım eğlenceli ve zorluksuz bir gezi olur. Şimdilik hoşçakalın.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Evde Köpekli Yaşama Geçtik...


Artık evimizde bir pamuğumuz var. Naz ve Can ın istekleri galip geldi. Acaba olabilir mi diye düşünürken birde baktım ki evde bizimle yaşamaya başlamış bile. Tam bir hafta oldu. Korktuğum gibi olmadı. O da bizde çekingen ve korkaktık. Ama herkes birbirine alıştı.

Eve sokmadan önce veterinere götürdük, orada bir güzel yıkandı. Parazit ilacı verildi. Fiziki muayenesi yapıldı. Tertemiz şekilde evimize geldi.

Evde mutfağa ve salona sokmuyoruz. O da buna alıştı. Tuvalet eğitiminden çok korkuyordum. Veterinere de hep bu konuda sorular sordum zaten. Ama 2 kere bir kazamız oldu. O da ilk 24 saat içinde oldu. Henüz tuvalet için süre ayarlamalarını bilmiyorduk tabiî ki. Allahtan halıları kaldırmıştım evde. 3 hafta tam adaptasyon süresi oluyormuş, o süre sonunda normal düzene geçeriz.

Hep evde hayvan beslemeye karşıydım. Hatta evinde kedi köpek besleyenlerde bir şey yemek istemezdim. Ama gel gör ki bizde bir köpekle yaşamaya başladık. Ori de destekledi çocukları. “ Bahçeli bir ev hayalimiz kim bilir ne zaman gerçekleşecek. Çocuklar büyüyor onların hayallerini ertelemeye gerek yok.” Dedi. Düşününce doğru söylüyor gibi geldi. Herkes nasıl yaşıyorsa bizde yaşayabilirdik. Bu nedenle de kabul ettim.

Tüm arkadaşlarımız hep olumsuz şeyler söyleyip olumsuz örnekler verdiler. Ben de en sonunda “doğrudur ama ben denemek istiyorum. Zor olabilir sonuçta o da bir canlı. Ama gülü seven dikenine katlanır“ şeklinde cevap verdim.

Can la araları bize nazaran çok farklı. Can ın sesini duyduğu an çıldırıyor. Can da çok güzel ilgileniyor onunla. Umarım böyle gider. Sorunsuz şekilde.

10 Aralık 2010 Cuma

Çocuklar büyüyor, işler de zorlaşıyor sanırım!


Uzun zaman olmuş gene yazmayalı. Zaman akıp gidiyor. Yılsonu geldi bile. Günler 3’er 5’er geçiyor gibi geliyor. Can ve Naz’ın temposunda bizde kaptırdık gidiyoruz.

Can’ın okul maceralarına her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Gülüyorum çoğu zaman. Ama bundan ne kadar ders çıkartmak lazım bilmiyorum tabi. Sürekli öğrenmek için sorular soruyor. Ama ne sorular… İnsanın erkek çocuğuna cinsellikle ilgili bilgiler vermesi bir anne olarak beni zorluyor. Sınırları ve anlatış şekli konusunda tereddütlerim oluyor. “Acaba bunu söylemeliyim? Acaba bunu nasıl anlatmalıyım? Kendimizden örnek vermeli miyim?” gibi sürekli acabalar içindeyim. Babamızın hekim olmasından mı bilmiyorum ama dümdüz anlatıyor konuyu. Sansür uygulamadan. O yüzden yasakladım ona bu konularda konuşmayı.

En son dün akşam Can mutfaktayken geldi yanıma. Okulda bir arkadaşının pipisine ve testislerine tekme attığını, canının çok yandığını anlattı. Ben klasik gene “siz okula mı gidiyorsunuz, neden birbirinize şiddet içerikli davranıyorsunuz” gibi fırça nitelikli konuşmalar içindeyken babamız da tesadüf konunun üstüne geldi. Can’ ın tekme gelen yerini muayene ettikten sonra şakayla karışık

“ Oğlum bu senin en değerli organın. İlerde sana çok lazım olacak. Ona çok iyi bakman lazım” gibi konuşmalar yaptı Can’a.

Ama en sonunda da söylediği dün akşamdan beri çocuk nasıl oluyor sorusunu aklına düşürdü oğlumuzun. Çünkü Can ‘a “ oğlum yoksa ilerde çocuğun falan olmaz sonra ” dedi. Can da zaten çocukta bu aralar bir potansiyel var. Hemen kaptı konuşmayı.

Ve döndü bana dedi ki:

“ Anne! Çocukları anneler yapmıyor mu? Niye çocuğum olmaz dedi babam? ”

Allahhhhhhh korktuğum başıma geldi o andan sonra ve Ori ye “ayıkla bakalım pirincin taşını” dedim. Ori de başladı olayı anlatmaya “ yok sperm yok yumurta.”

Ama Can ‘ın merakı giderek arttı.

“Peki, spermler nasıl geçiyor?”

IghGhhhg!

Kıvırmaya başladım. Hani biz babanla birbirimizi seviyoruz ya, öpüyoruz ya diye. Ama Can “anne mantıklı şeyler söyle” dedi. “Çünkü ben seni öpüyorum, sana sarılıyorum. O zaman neden olmuyor? “ dedi ben kalakaldım.

İşte kem küm dediysem de. En son “oğlum sen büyüyünce bunları zaten öğreneceksin. Şimdi den kafanı karıştırma. “ Dediysem de olmadı.

Çocuk şüpheli şüpheli gitti. Bende “kendi anlattıklarımı ben bile anlamadım, o nasıl anlasın” dedim. Ama beceremiyorum. Çocuğun yaşına uygun anlatmayı bilemiyorum işte.

Üfff çocuklar büyüyor, işler de zorlaşıyor sanırım.

23 Kasım 2010 Salı

Herkesin Bir Kardeşi Olmalı....

Kardeş, yeri değişmeyen dost...


Kardeş yeri değişmeyen arkadaş...

Asla terk etmez,

Asla küsmez


Her daim gidebileceğin, kapısını düşünmeden çalabileceğin tek adres...



Seninle gizli işler çeviren suç ortağı…


Seninle canı yanan, seninle gülen, seninle ağlayan, seninle karşılıksız paylaşan yegâne kişi…



Bazen çok iyi dost, can ciğer kuzu sarması; bazen de sürekli kavga eden deyim yerindeyse kedi ile k…

Herkesin bir kardeşi olmalı,

Tek çocuğu olan her anne baba çocuğuna kardeş yapmalı. Onu kardeş sevgisinden, duygusundan mahrum bırakmamalı.... derim ben .

Siz ne dersiniz?

12 Kasım 2010 Cuma

Mutlu ve umutlu bayramlar herkese…

Bugün tatil öncesi son çalışma günü. Herkeste bir telaş, izin almalar, erken çıkmalar, tatil planları yapmalar… Bende de yarın işe gelecekmişim gibi bir psikoloji mevcut. Nedeni ise; 9 gün tatilde evde olacak olmam. Üfff, nasıl geçecek bu süre. Bayramlarda ailelerin yanına gitmeyi seviyorum ben, yalnız geçirmek bana acı veriyor. Nostaljik bayramların tadını arıyorum. Ama şartlar işte…

Ori icapçı. Bu nedenle şehir dışına çakamıyoruz. Eee çok çalışırken üstelik annesi de bizdeyken benim bir yerlere gitmem hoş olmaz. Ama içim gidiyor doğrusu. Tüm kardeşler annemlerde toplanıyorlar. Bende orda olmak isterdim.

Neyse Can’ın hasta oluşu da kalmam için bir sebep. Oğlum Otit olmuş.( Orta kulak Enfeksiyonu). Dün öğretmeni aradı, “Can ağlıyor, kulağı ağrıyormuş” dedi. Hemen babamızla gittik. Derstelerken girdik içeri. Kuzum sırada yatıyor. Gözünü açamıyor. Ateşi de vardı. Arabaya bindik, bir de güzel kustu. Doğru KBB uzmanına gittik. Teşhis belliydi ama biz kulağın durumunu da merak ettik ve ehil bir kişinin görmesini istedik.

Lafı çok uzatmayayım. Gidenlere güle güle diyorum. İyi tatiller. Bizim gibi bir yere gidemeyenler içinde eğlensinler.

Mutlu ve umutlu bayramlar herkese

27 Ekim 2010 Çarşamba

Bir Yerlerde Hata Yapıyorum Ama Nerde?

Okullar açılalı bir ayı geçti ama biz hala düzeni oturtamadık. Can’ dan bahsediyorum. Napacağız bilmiyorum? Babaya göre sorun yok hatta sorun bendeymiş. “ Can daha 2. sınıf”, “oyun çocuğu daha” dersleri süper olmak zorunda değilmiş”, “zorla kitap okutma”….. bunlar uzayıp gidiyor.

Can'nın tüm ders ve okulla ilgili sorumlulukları benim üzerimde. Öğretmen olan blog yazar arkadaşlarım lütfen söyler misiniz?

-İlkokula giden bir çocuk kendisi ders çalışabilir mi, benim başında oturmam yada onu yönlendirmem ne kadar doğru?

-Oturduğunda yaklaşık ne kadar ders çalışmalı?

-Ya da kitap ne kadar süre okumalı?

- Her gün kitap okutmam doğru mu?

-Derslerini yaparken mutlaka dağılıyor ve başka bir şeyler yapmaya ya da oynamaya başlıyor. Bu problem mi?

-Bırakayım kendisi istediği gibi istediği sürede mi bitirsin vay ben süre koymalı mıyım?

-Şunu da sormadan edemicem: Can ı bir uzmana götürmeli miyim? Bir sorun olabilir mi?

Bunları düşünmekten gerçekten yoruluyorum. Her akşam dersleri yüzünden oğlumla boğuşmaktan, onu fırçalamaktan ya da sarsmaktan ben de O’ da yorulduk. Dengesizleştim iyice. Bir gece dersleri yüzünden hırpalıyorum oğlumu, ertesi gün bütün gün vicdan azabı çekiyorum. Eve gidince çok iyi davranıyorum. Bu sefer bakıyor ben yumuşamışım, başlıyor gene gevşemeye. Sürekli gergin olmak istemiyorum ama sert olmadan da kendiliğinden ders çalışmıyor.

Arkadaşlarımın çocuklarına bakıyorum; aynı yaşta çocuklar kendileri çalışıyorlar, testlerini çözüyorlar.

Bizimkinin aklı sürekli oyunda, Tv’de ya da bilgisayarda. Hiç hatırlatmasam “” benim şu ödevim vardı” diye aklına gelmiyor.

Bir yerlerde hata yapıyorum ama nerde?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Golden Retriver’ımız var bizim artık!

















Golden Retriver’ımız var bizim artık. Evde bizimle yaşıyor, her yere bizimle geliyor, hatta bizim kullandığımız tabak-çanaktan yiyor, içiyor. Biz evde yokken bizi kızımın odasında bekliyormuş, çok üzülüyormuş. Özellikle kızımı… Çünkü onu annesi sanıyormuş.

Kızımın bitmeyen hayvan sevgisi sayesinde bizde artık gerçekten böyle bir köpek yavrusu evimizde varmış gibi davranıyoruz. Çocuğum haklı; balık istiyor, kuş istiyor, tavşan istiyor, kedi istiyor, su kaplumbağası istiyor, köpek istiyor. Ama biz “ sen bakacaksan, sen kafesini, akvaryumunu temizleyeceksen, sen…..” diyerek her isteğini geri çevirdik. Oda kendine bir hayvan arkadaş edindi. O kadar güzel konuşuyor ki, o kadar güzel ilgileniyor ki onunla. İnsanın vicdanı sızlıyor.

Ama evde hayvan istemiyorum. Bahçeli bir evim olsa hemen alırım. Ancak apartmanda olmuyor, kuşu balığı kediyi de ben istemiyorum. Aslında bir yıl önce eşim bir doberman yavrusu aldı. Bir aile dostumuzun oğlu hastaydı. O hem oyalansın diye hem de bahçeli bir evde oturdukları için O’ndan bakmasını istemiştik. Ancak O’nu kaybedince ailesinden de geri alamadık köpeği ( adını da Siva koymuştuk bu arada ). Ara ara görmeye gidiyoruz ama kendi baktığın gibi olmuyor.

5 Ekim 2010 Salı


Bugün sabahtan 2 ayrı haberle içim karardı. Sinirlendim hatta hırsımdan ağladım. İki arkadaşım var ikisinin de eşleri aynı meslek grubundan. İkisinin de arkadaşlarıma yani eşlerine yaptıkları da aynı iğrençlik.
Birinin 2 çocuğu, diğerinin tek çocuğu var. İkisi de uzun yıllar evli.

Anlamışsınızdır. Arkadaşlarıma ihanet etti bu iki adam.
Ne oldu?

Tek çocuğu olan arkadaşım aylardır "kocamı seviyorum, bunu bana yapamaz, biz hiç tartışmazdık bile" diye umutla eşinin yaptıklarından pişman olup eve döneceğini ümitle bekliyordu. Öyle olmadı. Adam önce karısını boşanmaya ikna etti. "Diğer kadından da ayrıldım, hayatımda kimseyi istemiyorum" dedi. Daha arkadaşımın soyadı bile değişmemişken giitti diğer kadınla nişanlanmış. İşin garibi de bunu facebook tan duyurmuşlar. Arkadaş krizlerde. 7 yaşında bir erkek çocukları var. Çocuk şokta.
Babasına "Evin erkeği peki şimdi kim olacak? Biz hastalandığımızda bize kim bakacak? "gibi sorularla "keşke benim babam olmasaydın" cümlesiyle tokat atar gibi bir cümle sarfetmiş. Baba evden gittikten sonra da " aslan gibi babam vardı artık yok" diyerek saatlerce ağlamış.

Diğer arkadaşıma gelince: Onun eşi de daha önce aynı hatayı yapmış ama yalvar yakar mahkeme kapılarından çocukları için dönmüşlerdi. Ancak bir insan uslanmaz mı? Gene aynı kişiyle yakalanmış. 5 ve 10 yaşlarında biri kız biri erkek 2 çocuk ortada. Bu kez arkadaşım kesinlikle affetmem diyor ve evden eşini göndermiş.
Oğlu babası eşyalarını toplarken " babalar evi terkeder mi?" , kızı da "peki baba beni kim uyutacak bundan sonra" demişler ve saatlerce ağlamışlar.

Şimdi bu iki olayda da "Neden" sorusuna eşlerin söyledikleri; "hiç bir suçunuz yok, bu bizim hazımsızlığımız ve anneliğiniz kadınlığınızın önüne geçti" gibi bahaneler yada savunmalar olmuş.

1. Bu çocuklar bunu hakkettiler mi? Hayata şimdiden 1/0 yenik başladılar. Ezik ve mutsuz. Erken yaşta olgunlaştılar. Hayatın ilk ama çok önemli tokadını suratlarında ilk kez hissettiler.

2. Bu kadınlar bunu hakkettiler mi? Suçları öncelikle anne olmaları mı? Önce çocuklarının yemeği, dersleri, onların hayatlarını benimsemeleri mi? Bu nasıl bir bahane.
Gerçekten bu erkekleri anlayamıyorum. İlgisiz bir anne ama süslü püslü bir dişi kadın olmak gerekiyor demek ki.

Kırılan kadınlık gururlarını, yıkılan aile ortamını ve yıkılan hayalleri, biten ümitleri ve solan bu çocukları kim ve nasıl düzeltecek? Herkes şimdi akıl veriyor bu iki kadına, herkes başına geleni anlatıyor. Ama ikisi de gözyaşlarını içe akıtıp anne olmaya çalışıyorlar. Hem de daha güçlü anneyi oynamak zorundalar.

Nerde babaları bu çocukların?
Onlar yeni hayatlarının peşinde yeni heyecanlara kapılıp gitmişler ama ya arkada kalanlar?

4 Ekim 2010 Pazartesi

Niye Mevsim Geçişlerinde Zorlanır İnsan?

Hava birden çok soğudu. Dı dı dıdı... formunda geziyorum.Arabadaki derece bu sabah 9 dereceyi gösteriyordu. Bu mevsim geçişleri neden bir çoğumuz için çok zor? Hala yazlık haldeyim ben. Ayakkabıları, çorapları sonuna kadar direnir öyle değiştiririm.

Asıl anlatmak istediğim; hadi kendim için durum böyle. Çocuklarda da değişiklik yapamıyorum. Bu sabah canı yazlık formda göndermişim. Havaya baktım pırıl pırıl güneşli, evin içi de sıcaktı. Yanılmışım. Sokağa çıktığımızda ağzımızdan dumanlar çıkıyordu.

Naz ada kısa kollu giydirmişim. Allah tan trençkot vardı üstünde.
Öğretmeni kreşte teslim alırken kısa kollu gördü ve " inanmıyorum " deyince bir utandım.
İşe geldim arkadaşlar çocuklarına giydirdiklerini anlatınca oğlumu da çıplak göndermişim gibi geldi.

Gene hem utandım, hem de vicdan azabı duydum.

21 Eylül 2010 Salı

Okullar Açıldı...


Okullar açıldı. Birçoğumuz için tempolu günler tekrar başladı. Geçtiğimiz eğitim yılında Can’la yaşadıklarımızı düşününce bu senenin kolay geçeceğini düşünüyorum. Tabii Can bu, her an bir sürpriz yapabilir.

Dün ilk günümüzde Can çok heyecanlı ve istekli şekilde gitti okuluna. Özlemiş belliydi her halinden. Biz tören sırasında öğretmenine teslim ettik ve okuldan ayrıldık. Akşam olduğunda “ günün nasıldı” diye sorduğumda “ çok iyiydi” demesi de ilk günkü mutluluğunu gösteriyordu.

Akşam yemek sırasında sohpet ederken birden bana çıkıştı:

“ Anne! Ozan, İbrahim ( Okuldaki yakın arkadaşları bunlar) hiç test çözmemişler, kitapta okumamışlar. Bol bol dinlenip bilgisayar oynamışlar “ dedi

Bende:

“ Oğlum sende dinlendin, bilgisayar oynadın. Ama hergün test çözmeyle de öğrendiklerini unutmamış oldun. Okumanı hızlandırdın. “ dedim

“ Ama anne onlar daha çok dinlenmişler “ diye cevap verdi. Ama kızarak.

Çok güldüm. Birbirleriyle yarıştıkları konular bizim zamanımızla ne kadar farklı. Biz, ders çalışmışlar diye bozulurduk. Onlarsa daha çok bilgisayar oynamışlar diye kızıyorlar.

Naz’ a gelince:

Dün sabah okulun ilk günü diye uyanmakta zorluk çekti. Mızmız, ağlar durumda teslim ettim eski okuluna. Kapıdan teslim ederken ayakkabılarını giydiriyordum. Ağlayarak:

“ Ama bana yeni ayakkabı almadın. Bunlar geçen yıl ki ayakkabılarım” dedi.

Geçen yıl dediği Mayıs ayında almıştım, Haziran da da okullar kapandı. 3 ay da okula gitmedi. Ama ona göre eski bir ayakkabı. Sorun yapacak ya.

“ Peki, sana yeni ayakkabı alalım” dedim.

Akşamüstü almaya gittiğim de

“ Bana ayakkabı aldın mı? “ diye sordu.

“Hayır, seninle alırız” dedim.

Öğretmeninin ayağındaki ayakkabıları göstererek, “bundan istiyorum ama” dedi. İstediği ayakkabı gri, simli bir babet. Dolaştık çarşıyı benzer bir pullu füme bir babet aldık. J J

27 Ağustos 2010 Cuma

Çocuklarım için çocuklarımla tatile...


Uzun zaman oldu bir şeyler yazmayalı. Oysa ne kadar çabuk geçiyor zaman. Yılın neredeyse 8 ayını geride bırakırken bizlerde iyi kötü birçok anıyı arkamızda bıraktık. Farkında değiliz ama o kadar çok şey yaşıyoruz ki. Anne olarak, eş olarak, çalışan bir kadın olarak. Hayatın bizlere sunduğu farklı rollerde, farklı kimliklerde, farklı yaşanılan anılar…

Okullar kapandı. Neredeyse okullar açılacak. Can ve Naz ilk defa bu yaz evdeler. Zavallılar 2 yaşından beri benimle tatil yapıp diğer zamanlar sürekli kreş ya da okuldalar. Ama bu yaz Can’ın Okulu tatil olduğundan Naz’ı da göndermedim yaz okuluna. Şimdi ikisi de bakıcımız, en büyük yardımcımız, elimiz kolumuz Emine teyzeleriyle evde kalıyorlar. Naz’ı hiçbir aktivite için ikna edemedim. Can çok istekli ve çok becerikli bir çocuk. Kıştan beri devam ettiği yüzmeye bu yaz da haftada 2 gün devam ediyor.

Gün içinde, öğleden sonraya kadar evdeler. Çok sıcak diye dışarı çıkamıyorlar. Evde de bol bol TV ve bilgisayar oyunları. Bu şekilde vakit geçirmelerini istemiyorum ama yapacak çok fazla bir şey de yok sanırım. Ama akşamüzeri sitede her taraftan çocuk çıkıyor. Yaş ortalaması benimkilerle aynı hemen hemen. Karanlıkta eve giriyorlar. Hiç kısıtlamıyorum. Kontrollü bir site olduğu için yüzleri, üstleri başları kir içinde giriyorlar eve.

Birkaç gündür çocuklar sürekli kendilerine meslek seçiyorlar. Naz “ bebek doktoru” olacakmış. Ama sadece bebeklere bakacakmış. Onlara iğne yapacakmış.

Can bilim adamı olacakmış. Aslında önce asker olacakmış ama her tarafı yara içinde ve hepsinin izleri kalmış durumda. Hepside Naz’ın tırnaklarıyla yaptığı izler. Askerlerde iz olmuyormuş. Yoksa askere olamıyorlarmış. Onda da çok iz olduğundan asker olamazmış, dolayısıyla başka şansı yokmuş: Bilim adamı olacakmış. ( Keşkeeee)

Bana da ısrarla neden öğretmen olmadığımı soruyorlar. Çünkü öğretmenler çocuklarıyla evde kalıyormuş. Birlikte yatıp birlikte kalkıyorlarmış, bütün günde birlikte oluyorlarmış. Çevremizden örnekler veriliyor sürekli. Çok haklılar. O kadar pişmanım ki. Tek isteğim vardı. Bitirdiğim okul ( İletişim Fakültesi). Babam çok kızmıştı. Ama dinlemedim işte. Eşek kafam.

Neyse şimdi çocuklarımla biraz daha tatil yapmak üzere yola çıkıyoruz. Ege sahillerine… Görüşmek üzere hoşçakalın.

27 Temmuz 2010 Salı

Biraz enerji, biraz motivasyon gerekiyor...


Sıcak hem de çok sıcak…

Tatili yaptık ama hiç yapmamış gibiyim. Fiziki yorgunluk bir şey değil ama kafa yorgunluğu kötü. Hemen bu kasvetli hava seni alıyor içine, çekiyor. Bu işyeri bu hale hiç gelmemişti. İnsanlar birbirine hiç bu kadar kötü bakmıyordu, kimse birbirinden bu kadar kuşkulanmıyordu, bu kadar güvensiz değildi, Bu kadar saçma sapan kurlar konulmuyordu. Biz birbirimizle, iş konusunda yarışırdık, kafamızı kaldıramazdık. Ama… artık ne iş, ne motivasyon, ne de iş tatmini…Tüm bunlardan mahrumuz, huzurumuz yok…

Böyle olunca da tatile hiç gitmemişsin gibi geliyor sana. Haftaya gene izin alacağım. Çalışmak istemiyorum. Bakalım sonumuz ne olacak. Bu böyle gitmeyecek elbet. Bir yerlerde duracak.

Hem sıcak hem de mutsuz bir işyeri. Çekilmez oluyor bazen. Bir de çocukların evde sen çalışıyorsun. Her akşam ve her sabah ”işe gitmesen”, “ yarın tatil mi”, “keşke sende evde tatilde olsan”, “karnım ağrıyor”, vs… Yüreğimi burkan bu sözler de iyice beni dibe vurduruyor. Sanırım hayatımda ki en güzel, en doğru ve beni sonsuz mutlu eden şey “CAN ve NAZ”. Haaa! Yanlış anlaşılmasın tabi ki Ori’nin hakkını da verelim ama çocuklarım başka. Tabi bunları düşününce şükrediyor insan. Ya tam tersi olsaydı: O zaman kahrolurdum herhalde. ( Maşallah Diyeyim de. Kendi kendime nazar etmiyeyim)

Ama işyerinde de ortalama 8 saat geçiriyorum ya. Bu kadar uzun zaman geçirdiğin bir yerde de huzur istiyor insan ya.

Yüksek lisansa başvurdum. Kamu yönetimi bölümüne. Umarım sınavı kazanabilirim. Bari biraz hareket ve değişiklik gelsin yaşantıma.

Sihirli bir değnek lazım bu işyerine. İnsanların üstüne serpilmiş ölü toprağın kaldırılması gerekiyor. Enerji gerekiyor biraz…

14 Temmuz 2010 Çarşamba


Blogumda yayınlamayı unuttuğum daha doğrusu sürekli ertelediğim postu bugün yazıyorum.

Yaklaşık 2 ay önce değerli hobicell tarafından bloum yeniden dizayn edildi. Çok uğraştı ve yoruldu. Hatta zaman zaman Afet hanımın sevgili kızı da fikirleriyle şablonun oluşturulmasına yardımcı oldu. Afet hanıma çabası ve emeği için sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum.

13 Temmuz 2010 Salı

Neden Bloglardan Hediye Veriliyor?


Blog işinde neden hediye verilir? Daha doğrusu hediye kapma yarışına sokulmak zorunda bırakılıyor insanlar. İnsanların birbirine hediye vermeleri çok doğal ve çok ince bir davranış. Sevdiklerime hediye vermek ya da onlardan hediye almak ne kadar güzel bir şey.

Bloglardaki hediye dağıtma işi öyle değil, samimi bulmuyorum. İnsanların bunu kullanarak zoraki bir izleyiciye sahip olmasını sağlıyor. Bu da bana hiç normal bir şey gelmiyor. Bunu yapan arkadaşlarım kızmasınlar bana. Madem hediye verilecek adam gibi seçersin sevdiğin blog sahiplerini verirsin hediyelerini. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bizi izlemeye alan herkes candan takip etmiyor ya da yorum yapmıyor. İzleyenlerin arasında gerçekten samimi bulduğun, kırk yıldır tanıyormuşsun hissini veren değerli blogcanlarda oluyor.

Sırf daha fazla izleyici kitlesi olsun diye yada insanlar bloglarından reklamını yapsın diye bu hediye dağıtmaya karşıyım. Özellikle de şartlar arasında “1. beni izlemeye alacaksın”, “ 2. kendi blogunda bu konuyla ilgili post yayınlayacaksın”, “ 3. Bana yorum bırakacaksın” gibi şartlara da iffet oluyorum. Bu konudaki düşüncelerim bunlar.

( Bu arada dün adını hatırlamıyorum ama bir bloga yorum bırakarak hediye yarışına katıldım. Sonra da kendi kendime kızdım. İnsanı psikolojik olarak zorluyorlar diye düşünüyorum. Ama pişmanım. Bir daha da yapmam.)

8 Temmuz 2010 Perşembe

İlk Ödülüm: Sweet Blog Ödülüm


Sevgili Papatya Bahçesi beni sweet blog ödülüne layık görmüş. Aldığım ilk blog ödülüm. Valla çok mutlu oldum. Gerçekten çok teşeşkkür ediyorum. Blogumdan bir ara uzaklaşmıştım. Bu ödül motivasyon açısından çok iyi oldu. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Ayrıca doğacak minik bebeğiyle gelecek yeni hayatında mutluluklar diliyorum kendisine.

Çok teşekkür ederim sevgili Papatya Bahçesi Kalpcik kalpcik oldum bakın şimdi gene…

SWEET BLOG ÖDÜLÜNÜN bazı kuralları varmış tabiî ki:

*Bu ödülü 10 tatlı blogger'a gönderin.
* Bu ödülle ilgili bir post yazın fotoyu ve ödülü göndereni yazın.
* Ödülü blogunuza koyun.
* Ödüllendirdiğiniz 10 kişiyi yorumla bilgilendirin

Bende bu tatlı ödülü sevgili blog arkadaşlarıma gönderiyorum: ( Not bende herkese göndermek isterdim amma velâkin 10 kişiyle sınırlandırılmış.)

- Bal Böcükleri

- Düşler Denizi

- Yansımalar

- Papatya

- Hobibox

- Kat kat tat

- Mis Kokulu Lezzetler

- Annemin eli

- Fotoğraf penceremden

- Mandalina çıkmazı

7 Temmuz 2010 Çarşamba

İyi ki doğmuşummmmm


Tatilimiz bitti ve iş başı yaptık. Güneye kaçtık arkadaşlarımızla. Bir haftalık tatil çok iyi geldi. Deniz, havuz, kum, güneş, hazır yemek, hazır temizlenmiş odalar. İşte tatil bu…

Ama çabuk bitti. Sanki hiç gitmemiş gibi oldum bugün işe başladıktan sonra. İş yerinde sevdiğim birkaç kişi de tatile gidince ilk iş günüm valla çekilmez oldu.

AMA…

Kocacığımın geçen hafta tatile denk gelen doğum günümü umursamaz gibi yapıp beni bugün öğle yemeğine çıkarıp kalpcik kalpcik bir kolye sunması günün en eğlenceli anı ve süprizi oldu. Unuttu hatırlamadı diye hayıflanıp dururken böyle bir davranışı mest etti beni.

Yaşımı sorarsanız 36 olduk artık. Yolun yarısını da devirdik valla. Çok şikayetçiyim ben bu zamandan ya. Artık uçuyor sanki. Hızına yetişebilmek ne mümkün…

Amaaaan olsun! İyi ki doğmuşum dimi ama.....

24 Haziran 2010 Perşembe

Niye Sıkıldım Bu Blog İşinden?

Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Oysa çok hızlı bir giriş yapmıştım blog âlemine. Ama hevesim çabuk geçti. Niye böyle maymun iştahlıyım bilmiyorum ama sıkıldım galiba. Hergün aynı şeyler, yazıyorsun ( benim blogda zaten günlük tutar gibi oluyor) diğer blogları takip ediyorsun. Yorum yapıyorsun…
Niye böyle oldu anlamadım. Niye sıkıldım anlamadım. Ama sizleri okumaya devam ediyorum. Hatta böyle hissediyorum diye vicdan azabı da çekiyorum.
Umarım geçer…Hepinize sevgiler…

4 Haziran 2010 Cuma

Aaaa ne oluyor bu blogger 'a? Hiç bir blogu açamıyorum. Arkadaşlar ben de mi sorun var, yoksa bu haftaya özel bir durum mu ? Hepinizi merak ediyorum ama sayfalarınıza erişim yok.
Herkese selamlar

1 Haziran 2010 Salı


Ülke kaynıyor. Her taraftan sesler yükseliyor. Yurdumun her köşesinden her gün şehitler veriliyor. Ülkenin siyasilerinin, davalarının zaten haddi hesabı yok. Bu nasıl bir iş gerçekten anlayamıyorum. Bir de bu yetmezmiş gibi Filistin’e yardım götüren gemimizi de İsrailliler bombaladı. Oradan da ölüm haberleri. Arjantin ‘de Atatürk büstünün açılışı iptal oldu, yine siyasi bir kriz…

Neyi paylaşamıyoruz, neyin kavgası bu? Kim kimden neden bu kadar nefret ediyor? Huzur ve barış içinde neden yaşayamıyoruz. Benim akıl kapasitem kaldıramıyor bu soruların cevaplarını.

Dış güçlerin bizim insanımıza ve ülkemize gösterdiği kıskançlık ve nefretin yanında biz neden birbirimizle uğraşıyoruz? Doğusu batısı, kuzeyi güneyi. Hepimiz kardeşiz gerçekten, hepimiz aynı toprakların insanıyız.

Şimdi birlik olma zamanı. Şimdi Türk’ün manevi gücünü gösterme zamanı. Siyasetçiler birbirleriyle değil bu sorunların üzerinde uğraşsalar keşke

21 Mayıs 2010 Cuma

Naz'a göre: Emaliyat Oldu

Sıkıntısız bir şekilde Naz’ın KBB ( bademcik ve geniz eti) ameliyatını atlattık. Halen evde ama bir sorunu yok. Pazartesi günü tekrar kaldığı yerden okuluna devam edecek.

Can’ın sünnetinde hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Stres olmamıştım. Can’ın sünnetini babamız yapmıştı çünkü. Ben bütün sorumluluğu babaya atmıştım. Rahat bir refakatçi modunda gidip gelmiştim hastaneye. Ama Naz’da öyle olmadı. Anestezisinden, ameliyat sonrası oluşabilecek, spazm, kanama, ağrı gibi nedenlerden dolayı acayip stresliydim. Bu sefer babamızdan bir fayda yoktu. O benden de panikti. Ortada hiç yoktu. Hatta cerrahi günü sabahtan bir tane sakinleştirici almış, biz kızımla odamıza geldiğimizde ilaçtan dolayı Ori’yi uyurken bulduk. Bütün gün Naz yatağında Ori çekyatta uyudular.

Ameliyat öncesi bir gece önce gece saat 23.00’te Afyonkarahisar Kocatepe Tıp Fakültesi KBB Kliniğinde önceden ayrılmış olan odamıza yatışımızı yaptık. Eğer isteseydik sabah erkenden de hastaneye gelebilirdik ama prosedür neyse ona uyalım, sağlıkçı yakınlarında yaşanan komplikasyonlarla karşılaşmayalım, diye düşündük. Sıradan bir hasta muamelesi görelim dedik. Çünkü tüm sağlık çalışanları bilir; mutlaka sağlıkçıların hastalarının teşhisi ya atlanır ya da mutlaka bir sorun gelişir. Bunu yaşamak istemedik.

Sabah 06.00’dan itibaren hastane hareketlenmeye başlar. Hemşire ablamız Naz’ın damar yolunu açtı, ameliyat önlüğünü giydirdi. Naz’da zavallım sessizleşti, sürekli ürkek buğulu bakamaya başladı. Naz’a her şeyi anlattık, günlerce süren ön hazırlığımız vardı yapılacaklarla ilgili.

Ameliyatı yapacak olan hocamız sabah vizitini yaptıktan sonra ilk vaka olarak Naz’ı ameliyathaneye aldılar. Çok şaşırdım ben ameliyathanenin önünde Naz’ı çalışanlara vermek üzereyken bana da bir yeşil giydirip içeri aldılar. Ben bize yapılan bir ayrıcalık gibi görürken, meğer hastanenin kuralıymış bu. Ameliyat olacak çocuklar anneleriyle içeri alınıyormuş ameliyat öncesi derlenme odasında birlikte bekliyorlar. Çok güzel bir uygulama bence. Çocukların hiçbiri ağlamadan içeri giriyorlar gayet sakince.

Naz’ın ameliyatı yaklaşık 45 dakika sürdü. Uyanırken de beni çağırdılar. Gene bıraktığım yerde kucağıma geldi Naz. Ameliyat sonrası derlenme odasında da birlikte bekledik. İnanamadım bu uygulamaya. Aileler için, çocuklar için ne kadar olumlu.

Odamıza geldikten sonra da bir problem gelişmedi çok şükür. Ziyaretçilerimizde bizi yalnız bırakmadılar sağ olsunlar. Akşam saat 19.00’ da evimize gönderdi doktorumuz bizi.

Naz sürekli ağzı açık uyurdu, horlardı, burnu sürekli tıkalıydı. Ama şimdi sessizce ağzı kapalı bir şekilde uyuyor. Çok rahatladı. Yalnız sesi değişti. Biraz değişecek demişlerdi, ama ben bu sese alışamadım. Sanki Naz konuşmuyor da başkası konuşuyor Naz da pleybek yapıyor gibi geliyor şimdi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

ÇOCUK İSTİSMARINA SON.! ÇOCUĞUMA DOKUNMA!

Hepimiz çocuk olduk. Büyüdük anne ve baba olduk. Çocuklarımızı gözümüzden sakınan aile olduk. Ama korku dolu anne babalarız hepimiz. Çocuklar geleceğimiz. Her anne babanın hayalidir çocuğunu mutlu büyütmek ve ona güzel bir gelecek sunmak. Fakat ülkemizde artık önüne geçilemeyen bir törör var.

ÇOCUK İSTİSMARI.

Çocuklarımız istismar ediliyor. Okula gönderilemeyen çocuklarımız var, Küçük yaşta çalışıtırılılan, Anne babası,kardeşleri ve aile büyükleri tarafından şiddete maruz kalan çocuklarımız var bu ülkede. Cinsel tacize ve hatta tecavüze uğrayan çocuklarımız var.
Daha anne sütü almadan, Anne kokusu duymadan cami önüne bırakılan bebeklerimiz var. Yetiştirme yurttlarında büyüyen, daha sonrasına suça meyilli yetişen çocuklarımız var bu ülkede. Eğitim daha bebeklik çağlarında, ailede başlar.

Ama bizim toplulumuz da okuma yazma dahi bilmeyen sadece çocuk yapmayı bilen anne babalar var. Sorunlu ailelerde yetişen insanlar malesef ruh bozukluğu yaşıyor ve topluma zarar verir hale geliyorlar. Heleki bu zarar çocuklarımıza gelince akan sular duruyor. Bir çocuk okulda veya başka bir toplumda cinsel tacize uğradığı zaman ileriki yıllarda yaşamını etileyen ruhsal çöküşler yaşıyor. Ailesine arkadaşlarına, ve ileride eşine çocuklarına bile güvensiz korkak ve şiddete meyilli biri haline geliyor.

Gördüğü cinsel tacizi ailesine anlatamayan, dövülme korkusu yaşayan bunu paylaşamayan çocuklarımıza yazık değil mi? Şuan da bu yazıyı okuyan sizler bile çocukluk yıllarınızda tacize uğradınız ama kimseye söyleyemediniz. Anne babanızdan dayak yediniz ama kimseye söylememeniz konusunda tehtid edildiniz. Belkide sınıf öğretmeniniz tarafından bile tacize uğradınız sınıfta kalma korkusundan kimseye söyleyemediniz.

Artık DUR! Demenin zamanı geldi.

Çocuk istismarına bir şamar da siz atın ve dur deyin.

1MK Sitesi Büyük bir kampanya başlattı. Birbirimizin açıklarını yakalayıp deşifre etmek yerine, birbirimizi yemekten vazgeçip, artık önemli sosyal konulara yönelmenin zamanı geldi.
Bir milyon kalem sitemizin bu önemli kampanyasına sizde destek verin. Ülkemizin geleceği olan çocuklarımız, gözümüzden sakındığımız evlatlarımız istismara uğruyor.

Bunun önüne geçmek için kocaman bir zincir oluşturmaya çalışıyoruz. Bu zincirin bir halkası da siz olun. ÇOCUĞUMA DOKUNMA sloganıyla yola çıkan Bir milyon kalem ailesi bu önemli kampanyada duyarlılık göstermenizi bekliyor. Yukarıda gördüğünüz logomuzu sitenize ekleyin. Çocuk istismarı hakkında düşüncelerinizi fikirler ve önerilerinizi, Çevrenizde gördüğünüz yaşanmış çocuk istismarlarını yazın ve duyurun. Bloğu olmayan kişiler. Sosyal paylaşım sitelerinde logomuzu kısa bir yazı ile de yayınlayabilirler. Amacımız büyük kitlelere ulaşmak.

Çocuklarımızı sevgi çatısı altında büyütelim. Koruyup kollayalım.


Bu kampanya e-kitap olarak hayata geçecek. Yazılarınız e- kitap olarak elden ele dolaşacak. Çocuk gülümsemelerinde sizinde yeriniz olmasını istiyorsanız bu kampanyada sizde bir halka oluşturun.


Çocuklarımıza kötü eller dokunmasın. Şefkatli eğitici, mutluluk veren gelecek veren eller dokunsun. Bu ellerden biri siz, belki sensin, biziz.

ÇOCUK İSTİSMARINA SON.!
ÇOCUĞUMA DOKUNMA!


*** Siyak Kelebek yeni bir kampanya yayınlamış sitesinde. Anne baba olan herkesin bu kampanyaya destek olacağını biliyorum. Daha doğrusu yüreği olan herkesi davet ediyorum destek için.

İçinde Sevgi olan, her daim kalpcik kalpcik olan bir yaşam için el ele ...

27 Nisan 2010 Salı


İzin alınarak 22 Nisan Perşembe sabahı Batı Karadeniz’e doğru yola koyulduk. Yaklaşık 5 saat süren yolculuğun sonunda Zonguldak Devrek’te mola verildi. Annemler orada yaşıyor. Çok hazırlanmış annemle babam. Çok mutlu ve heyecanlıydılar. Hele babamın bize hizmeti görmeye değerdi. Ama annelerde fazla kalınmadı Hemen Zonguldak Merkez’de oturan abimler için tekrar yola koyulduk.

Abimlere çok uzun zaman olmuş meğer gitmeyeli. 3 gece 4 gün süren tatilimiz gerçekten çok eğlenceliydi. Bursa’dan Zerrin Kardeş ve oğlu Batuhan’da bizimleydi. Hem çocuklar hem biz büyükler oldukça keyifli zaman geçirdik.

Tatilin ilk gününde erkenden kalkıldı. Milli bayramları bilmeyen benim çocuklarıma ( Çünkü tüm bayramlarda el öpülür, şeker toplanır diye biliyordu benim çocuklarım) 23 Nisan Çocuk Bayramının kutlanış törenlerini göstermek amacıyla stada gidildi. Törenin akabinde çocukların mutlu olabileceği aktivitelerin ardından Karadeniz Ereğli’sine gidildi.

Ereğli Zonguldak’a yaklaşık 1 saat uzaklıkta çok şirin bir ilçe. Manzarası kart postallık olan güzel bir yol ile bağlanılıyor Ereğli’ye. Denizin ve mavinin birleştiği, gökyüzünün ağaçlardan görünmediği bir yol. Havanın güzel olması da ayrı bir şanstı. Sahili çok güzel Ereğli nin. Tam bir sayfiye yeri. Sahil boyunca yapılmış tüm parklar, cafeler, restoranlar tıklım tıklımdı. Bir taraftan halk dansları gösterileri devam ediyordu.

Cehennemağzı Mağaralarını daha önce görmemiştim. Gördüm. Zonguldak resmen mağaralar şehriymiş meğer. Kömür madenlerinden altı delik deşik olan şehrin mağaraları da oldukça ünlü.

Meşhur Ereğli pidesini de yedikten sonra Ilıksu’da verilen çay molasıyla akşam ettik.

Ertesi gün de Bartın, Amasra tarafına gidildi. Amasra ya her gidişimde vuruluyorum bu şirin sahil ilçesine. Manzara müthiş, hava müthiş, kalabalık müthiş kısaca her şey müthişti. Yenilen meşhur Amasra Salatasıyla içilen rakılar, yenen balıkların tadı kaldı damaklarımızda. Kısa süreli tatil nedeniyle her yer çok kalabalıktı. Gün batımında içilen kahvelerin ardından tekrar Zonguldak’a dönüldü.

Ertesi gün tekrar annemlere kahvaltıya gidildi. Oradan Afyon’a doğru devam eden yolculuğun sonunda valizlerin boşaltılması, kirlilerin yıkanması, çocukların banyolarının yaptırılması derken gece sızmışım resmen…

Ama çook eğlendim. Keyif aldım. İşte böyle…

Şimdiki hedefim 19 Mayıs’ta program yapılması…



Kına Gecesi...



23 Nisan Bayramının vesile olduğu 4 günlük tatili de bitirdik. Bugün geldik işimizin başına oturduk. Tatil çok iyi geldi.

Tatilin başında sevgili Naz’ın 23 Nisan nedeniyle kreş olarak hazırladıkları sergileri ve dans gösterileri de çok güzeldi. Minicik çocukların kalabalığın karşısında dans etmeleri çok güzel bir duygu. Acayip duygular kaplıyor insanın içini. Naz’a göre bu küçük bir gösteriymiş, asıl büyüğü 14 Mayısta imiş. Yılsonu gösterileri…

20 Nisan 2010 Salı


Kızım artık bana arkadaş. Zaten bana normal olmayan düşkünlüğü de var. Alışverişe, gezmeye, arkadaşa, çarşı, pazar her yere birlikte gidiyoruz.

Dün onu kreşten aldım. Nigar teyzesi, Duva( Doğa)ile birlikte Filiz teyzesinin doğum günü hediyesini almak için Özdilek’e gittik. Hediyemizi seçtikten sonra kadınız ya, başladık kendimize bir şeyler bakmaya. Naz’ın bana benzediğini fark ettim. Gitmişl kedi reyonuna kıyafet bakıyor. Çok güldüm. Askıları tek tek kaldırıp bakıyor. En son bir bikini alıp gelmiş.

“Anne ben bunu istiyorum” dedi

“Ama senin çok bikinin var Naz” dedim.

“ Ama seninde çok kıyafetin var. Sen kendine alıyorsun” dedi.

Hııık oldum tabi. Suratını asınca dayanamadım peki dedim. Çok sevindi. Çünkü bende kendime bi şey alamadığımda eminim aynı duyguları hissediyorum.

Asıl anlatmak istediğim:

Özdilek te dolaşmaya devam ederken, bir çift az ötemizde bakınıyorlardı. Erkek olan hapşurdu. Naz:

“Anne çok yaşa diyeyim mi?” Diye sordu

“Hayır. Biz onları tanımıyoruz ki” dedim.

Sonra da çok pişman oldum. Anlık toparlandıktan sonra:

“ Eğer demek istiyorsan diyebilirsin annecim. Evet, haklısın hapşıran kişiye çok yaşa denir. Az önce ben sana yanlış bir şey söyledim. Tanımadığın insanlara da çok yaşa diyebilirsin” dedim.

Sonuç: Naz “çok yaşa” demedi.

Sonra da düşündüm. Birkaç gün öncede ben spor yaparken bir bayan ona çubuk kraker vermek istemiş. Bizimki almamış. Ama Duva almış. Koşa koşa geldi yanıma:

“ Anne Duva yabancı birisinden çubuk kraker aldı. Bende çubuk krakerleri döktüm” dedi.

Baktım yerler kraker dolu. Utandım.

“ Ama teyze çok üzülmüştür Naz neden döktün? “ dedim

“Ama biz o teyzeyi tanımıyoruz ki. Yabancılardan bir şey alınmaz” dedi.

Hata mı ediyoruz bilemedim. Bu kadar güvensiz yetiştiriyoruz çocukları. Bunları aşılıyoruz onlara. İnsanlara karşı çevreye karşı uzak ve soğuk bir şekilde büyütüyoruz. Sonra da oturup üzülüyoruz.

Kimse kimseye bir günaydın demiyor, selam vermiyor, tebessüm etmiyor diye.

Kendilerine zarar gelmesi diye korumacı bir yaklaşım sergiliyoruz mutlaka. Ama bunun sınırı ne olmalı, sanırım pratikte bunu ayarlayamıyoruz.

9 Nisan 2010 Cuma

Bahar Temalı Şiir Dinletisi…



Oğlum Can’ın dün akşam şiir dinletileri vardı. Keyifli ama benim için bir o kadar da yorucu bir akşamdı. Söylemesi ayıp sınıf annesiyim de ben… Günlerdir bu gece organizasyonuyla uğraşıyorum. Sahne tasarımı ve hazırlıkları, palyaço bulunması, ikramların siparişleri ve son olarak ta bu hazırlık aşamalarının dün akşama uyarlanması.

Akşam 19.00’da başlayacak olan gece benim için 16.00’da başladı. Naz’ı kreşten al, eve gel, üst baş değiştir, Can’ı da al, tekrar çık yola, Palyaço ablamızı okuldan al, evine götür kıyafetini giydir. Sonra hep beraber okula git, Sınıfı öğretmenimizle birlikte temizle. ( Maalesef devlet okullarında temizlik olayı öğretmen ve velilerin üstünde. Hafta da bir bayan gelip dışardan temizletiyoruz ama bir günde batıyor gene) . Masa sandalyelerin hazırlanması yiyecek, içeceklerin yerleştirilmesi. Dinletiden sonra sınıfımızda açık büfe şeklinde ikramlar sunulacaktı.

Sonra okulun konferans salonunun sahnesinin hazırlanması ile birlikte benim pilim bitmişti. Naz acıkır, ortamı yabancılar ve sürekli ağlar durumda. Çünkü o kadar kalabalıkta herkesle ilgilenip bir tek onunla ve oğlumla ilgilenememiştim. Can’ın kendi sınıf arkadaşları olduğundan o çok etkilenmedi bu durumdan ama Naz sürekli ağladı ve beni de çok bunalttı. Babamızın şehir dışında olması nedeniyle geceye katılamaması da ayrıca üzdü ve yordu beni. Sanırım herkes memnun kaldı.

Oğlum çok güzel okudu şiirini. En son okumasına rağmen – dikkatlerin dağıldığı, uğultunun arttığı anda – tüm dikkatleri çekmeyi başardı. Çok coşkulu bir şekilde okudu. En çok alkışı o aldı. Annelik duygularımla bakmıyorum olaya gerçekten. Çünkü provalardan da biliyorum duruşu, tarzı ses tonu ile beraber gayet başarılıydı.

Gecenin sonunda herkes yedi kaçtı. Sonra sahnenin bozulması, sınıfın toparlanması ve tekrar temizlenmesi, ayakta topuklu ayakkabılarla nasıl olur düşünün artık.

Naz ve Can:

“Anne biz niye gitmiyoruz? Herkes gitti.”

“Anne, siz hizmetçi misiniz?”

Söylendiler…

Ve gecenin sonunda eve gittim gerisini hatırlamıyorum. Sızmışım…

7 Nisan 2010 Çarşamba










Ağlamak ta Sevginin Göstergesidir

Bugünlerde Naz da, Can da “ beni sevmiyorsun” takıntısı başladı. Nedeni ne anlamıyorum. Ya duygu sömürüsü yapıyorlar ya da bir şeyler buna neden oldu. Sürekli “sizi seviyorum” u ispat çabasındayım. Naz küser gider sen beni sevmiyorsun diyerek. Evet, istedikleri yerine getirilmeyince hemen “sen beni sevmiyorsun” diyorlar.

Dün Can:

“Ben seni okulda beklerken hep ağlıyorum. Çünkü seni çok özlüyorum. Ama sen hiç benim için ağlamıyorsun. Demek ki beni sevmiyorsun”

Şimdi ona onun için nasıl ağladığımı, ne zaman ağladığımı nasıl anlatayım?

  • Doğduğunda kucağıma verdikleri ilk anda,
  • Senin bebekken nedenini anlayamadığım ağlamalarında,
  • Bebekliğinde masumca uyurken, seni her izlediğimde
  • Sen hastalandığında, ateşin çıktığında,
  • Seni ilk kreşe vermek zorunda kaldığımda aylarca süren vicdan azabında
  • Kardeşine hamile olduğumu öğrendiğimde ve bunu takip eden 9 ay boyunca sana ihanet edeceğim düşüncesiyle,
  • Seni parkta dışladıklarında, seninle alay ettiklerinde
  • Arkadaşlarınla kavgaların sırasında
  • İlkokula başladığında zorlandığını gördükçe
  • ……
  • .....
  • Sen her oyuncak ya da başka bir şey isteyip bu isteğini mantıken yerine getirmediğimde de

Ağladım...

Ama sen hiç ağladığımı görmedin oğlum. Evet, ağlamak ta sevginin göstergesidir haklısın.

Herkesin Ağlayası varmış:

Dün gece evimizde harp vardı resmen. Babamız Antalya’da, oradan da İzmir, bu hafta yok yani. Valla bende istiyorum artık. Birkaç gün yalnız başıma bir yerlere kaçmak, kafa dinlemek. Çünkü ben gittiğim ger geziye çocuklarımı da götürdüğüm için bu tür geziler bana daha da yorucu oluyor. Tek gitmek istiyorum. Hele şu bahar günleri acayip bir kültür gezileri organizasyonuna itiyor. Zor duruyorum.

Neyse çok uzatmayayım. Dün akşam Can yine ders konusunda itiraz etme modundaydı. Çocuğa ders çalıştıramıyorum ya. Her şeye itiraz ediyor. Hele okuma konusunda yakında deliririm herhalde. Bağırış çağırış sırasında Naz da ayakaltında dolanırken, abisinin tokadından nasibini aldı. Fonda ben ciyak ciyak, Can ağlar, Naz ağlar… O sırada babamızdan gelen telefon tüm bu ses terörünün artmasına neden oldu. Naz babasına abisini şikâyet ederken ağlaması daha da arttı. ( Babaya duygu sömürüsü yapacak ya) Can da hem ağlayıp hem de beni şikâyet etti. Babamız tahmin ettiği için evin halini çok fazla bir tepki göstermedi, hatta onlara ağladıkları için fırça bile attı. En son da ben konuşurken dayanamadım ben başladım ağlamaya. Bu sefer ben ağlıyorum diye özellikle Can bastı gene yaygarayı. Bana üzülmüş, ben ağlıyorum diye. Çünkü ben babasına dertlenirken konuşmalarımı duymuş, üzülmüş. Bu sefer ben onların ağlamalarına dayanamadım sildim gözyaşlarımı, ders faslını da kapattım. Doğruca mutfağa gittik hep beraber. Bir süre sonra baktım Can kitabını almış okuyor.

“Akıllı oğlum, tüm bunlar olmadan neden okumuyorsun” diyecektim. Sustum. Görmemezlikten geldim. Gözüme sokarcasına okumasına devam etti.

1 Nisan 2010 Perşembe

1 Nisan Şakası…



Sanıyorum çevremdeki en büyük sazan benim. Saf hatta s… düzeyindeki herkese inanmam, bir kere daha kanıtlanmış oldu. İş yerinde en yakın arkadaşlarım bana Nisan 1 Şakası yaptılar. Hayatımda yapılan bence ve hatırladığım kadarıyla en kâbus gibi şaka buydu sanırım.

Hani “lütfen rüya olsun” dediğim anlardan biriydi gerçekten. Sonradan diğer arkadaşlarıma anlatırken bile ağladım yani. Şakayı yaptılar, ben safım ya hiç düşünemiyorum, Nisan 1 olduğunu. İnandım ve başladım ağlamaya… Başımın sol tarafını falan hiç ama hiç hissetmedim. Şakayı anlatmayacağım ama. Olabilirliliği yüksek bir şaka. Her an olabilir, yaşanabilir gerçekte hayatta. Bu yüzden zaten inandırıcı oldu. Senaryo Alev ‘e ait. Ama diğer oyuncular da çok iyiydiler.

Beni çok iyi tanıdıkları için, kaba bir deyimle, bu şaka “cuk oturdu” yani. Her daim bana küçük küçük akıllar veren değerli arkadaşlarım, daha önceden uyardıkları bir konuda yaptıkları şakayla, gene bana iyi bir ders verdiler. İyi niyetli olduklarını, benim iyiliğim için yaptıklarını biliyorum. Bir nusubet bin nasihatten iyidir atasözüne de çok uydu bugünkü şaka.

Sizi seviyorum canım arkadaşlarım. Her zaman hayatımda kalmanız dileğimle bu yazımı da size yazıyorum…

24 Mart 2010 Çarşamba



Ohh Be! Sonunda Bahar Gerçekten Geldi…

Şu gurur ne menem şeymiş ya. Kırdığını, üzdüğünü, canını yaktığını bildiğin halde bir adım atmayı engelleyecek kadar kötüleştiriyor seni. Sanki özür dilense, hadi özür direk dilenmese bile gönül almaya çalışma –ki bu bile bir çeşit özürdür- seni alçaltacak veya onursuz, gurursuz yapacak.

Özür dilemek, kavgada alttan almak insanın olgunluğunun göstergesidir. Hani “ kavgada bile söylenmez” denilen cümleler sarf edilmez birbirini seven insanların arasında. Asıl kalpleri kıran, ilişkiyi çıkmaza sokan budur.

Neyse ilk defa bu kadar uzadı bu süreç. Bu nedenle bahar gelmemişti bizim eve. Herkes mutsuz, huzursuzdu. En çok Can’ım ve Naz’ım etkilendi sanırım. Can gerginlik gecelerinde altını ıslattı, Naz o çok sevdiği öğretmeni ( Gügün Hocası) bir kere kızdı diye çok korkmuş ve hıçkırıklara boğularak ağlamış, anlam verememişler. Ve beni aradılar durumu anlatıp bilgi verdiler. Bunun üzerine çark ettim. Neyin mücadelesi, neyin gururu… Gene ben ilk adımı atınca O’ndan da adımlar patır patır gelmeye başladı.

Kırgınlıklarımı unuttum mu? Hayır!

Bunun hesabı sorulacak mı sonra?

Hayır, çünkü ben hemen unuturum kötülükleri, neye kızdığımı bile hatırlamıyorum daha sonra. İşte kalpcik kalpcik olan Zühra bu moda girdimi gene herkesle ve kendiyle barışık oluyor. Yine herkesi seviyor, yine lay lay lom edalarıyla hayata devam ediyor.

Çocuğun varsa bu dünyada, kaf dağındaki o havan da, gururun da arkada kalıyor. Yüreğin kaldırmıyor onların üzülmesine ya da aciz kalıyorsun elin kolun bağlanıyor. O farkı görüyorsun. Kimsenin huzuru bozulmasın ama kimse kimseyi de kırmasın. Saygıyı yitirmeyelim, Sevelim sevilelim.

Ohh be sonunda bahar gerçekten geldi…

19 Mart 2010 Cuma

Kırılmış bir kalp...

Bloglarımıza mutlu olduğumuz anlar hep yazılmak zorunda değil dimi? Hepimiz insanız farklı zamanlarda değişik olaylar yaşar bu doğrultuda farklı psikolojilere gireriz. Birkaç gündür kötü günler geçiriyorum. Ruhsal durumum alt üst durumda. Mutsuzum. Ne yapacağımı, nasıl bu durumdan çıkacağımı bilmiyorum.

Kendimle ilgili kararlar vermek istiyorum. Ama bu gücü bulamıyorum. Çocuklarım hissetmesinler diye rol yapamıyorum. Can özellikle hemen etkileniyor ve bu da doğruca davranışlarına yansıyor.

Belki anlatsam “ bu mu sorun” diyenler vardır. Çünkü paylaştığım dostlarım gülüyorlar halime abartıyormuşum. Ama kime göre abartı, kimin kriterlerine göre… Herkes hayatını kendi yaşıyor. Benim çok sevindiğim bir olay başkasına göre sıradan gelebilir ya da beni çok bozan, yıkan şeyler de başkasına yine basit gelebilir. Benim doğrularım bana göre bir başkasının ki kendine. Anlıyorum onlarda iyilik etmek, beni sakinleştirmek adına konuşuyorlar ama olmuyor. Ben daha da öfkeleniyorum.

Keşke duygularımı bu kadar kolay ele vermesem. Düşündüğümü anında dillendirmesem, hemen ağlamasam, çabucak sakinleşsem… Ama bu haller tam benim kişiliğime zıt şeyler. Ben hemencecik yüzümle belli ederim ruh halimi. Özelim de genelimde sosyalimde her şeyim ortadadır.

Kalpcik kalpcik olmak benim hoşuma gidiyor. Herkesi seviyorum, hep mutluluk olsun, eğlenelim, gülelim derdindeyim ben. Ama her zaman böyle olmuyor işte. Şu günlerde dibe vurmuş durumdayım.

Sanırım anlaşıldı sorunumun kaynağı Ori… Çok kızdırdı beni... Çok kırdı…

16 Mart 2010 Salı


Bugün nedense depresif modaydım. Afyon’dan hiç bu kadar sıkılmamıştım. 3. yılımız burada geçirdiğimiz. Çok sık İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa seyahatleri yapmamıza rağmen hiç buradan gitmek istememiştim. Ama bu hafta sonu yapılan Bursa ziyaretinden sonra canım büyük şehirde yaşamak istiyor. En çok istediğim; İzmir Urla’da müstakil bir evde yaz kış oturmak. Deniz kokusunu her an duyabileceğim, istediğimde şehir hayatına kolayca katılabileceğim. Ama genelde sakin, yeşillikli, komşuluk ilişkileri iyi olan bir sitede oturmak. Hayallerim ne zaman gerçekleşecek bilmiyorum. Ama çocuklarım büyümeden istiyorum. Onlar büyüyünce bu kadar izole bir hayatı tercih etmeyecekler çünkü biliyorum.

Bursa gezisine gelince; kız kardeşim Zerrin orada yaşıyor. Onu ve sevgili oğluşu Batuhan’ı görmeye gittik. Bursa’dan ilk defa bu kadar keyif aldım. Çünkü sürekli görmemişler gibi alışveriş merkezlerine gidip koştur koştur alışveriş yapardık. Ama bu kez Bursa’yı Bursa yapan tarihi ve kültürel yerleri gezdik. Çok pişman oldum daha önce neden bunu yapmadığıma. ( Bugün hep pişman olma günüm sanırım.)

Üniversite döneminde tanıştığım ve İzmir’de yaşadığım yıllar boyunca da çok sevdiğim arkadaşlarım ve aileleriyle de görüşme fırsatım oldu. Çok uzun zamandır görüşmemiştik. Zerrin teyzemiz çocuklara baktı biz de böyle bir konfor içinde rahat rahat yemek yeme, eğlenme ve sohbet ortamımız oldu.

Keşke kardeşlerimden herhangi biriyle aynı şehirde yaşayabilme fırsatımız olsaydı. Anneler Zonguldak’ta. Ama Kardeşlerin 5’i de ayrı ayrı şehirlerde. Ne anladım ki ben bu işten. Yılda sadece birkaç kez görüşmemiz olabiliyor. Ne birbirimize ne de anne babaya faydamız yok. Hastalıkta, tasada ve sevinçte duygularımıza uzaktan ortak oluyoruz. Öğrencilik yılarında bundan rahatsızlık duymuyordum ya da böyle bir özlemim yoktu. Ama Eşim uzmanlığı’nı alıp Samsun’a küçücük bir bebekle tayin olup gittiğimde kimsesiz kalmanın, bir kardeş veya anne özlemi duymanın ne demek olduğunu o zaman anladım. İzmir’de de Zeynep vardı çünkü. Zeynep ablam benim. Her eve lazım ve her derde deva cinsten bir abla. Aynı ilde olduğumuzdan bu açlığı hiç hissetmemiştim. Ama artık onlarla olmak istiyorum.

OFFFF! Daha fazla yazamayacağım. Ağlayacağım çünkü…

Related Posts with Thumbnails